22 Ekim 2011 Cumartesi

Working Class Hero



John lennon'un taa 1970'te cikardigi ilk solo albumunden, eskimeyen efsanevi bir sarki.Green day,noir desir,marilyn manson,screaming trees, roger taylor, blind melon ve daha birçok sanatçı coverlamış.Ama Marianne Faithfull versiyonununu ayrı bir severim.





Working Class Hero

as soon as you're born they make you feel small
by giving you no time instead of it all
till the pain is so big you feel nothing at all
a working class hero is something to be

they hurt you at home and they hit you at school
they hate you if you're clever and they despise a fool
till you're so fucking crazy you can't follow their rules

when they've tortured and scared you for twenty odd years
then they expect you to pick a career
when you can't really function you're so full of fear

keep you doped with religion and sex and tv
and you think you're so clever and classless and free
but you're still fucking peasants as far as i can see

there's room at the top they are telling you still
but first you must learn how to smile as you kill
if you want to be like the folks on the hill

if you want to be a hero well just follow me



"daha doğduğun anda ezik olduğunu hissettirirler
tamamını vereceklerine hiç vakit vermezler
acı dayanılmaz hale gelene kadar hiçbir şey hissetmezsin
olacaksan bir şey, işçi sınıfı kahramanı ol

evde canını yakarlar, okulda pataklarlar
zekiysen nefret ederler, aşağılarlar alıksan
kurallarına uyamazsın kafayı yiyene kadar
olacaksan bir şey, işçi sınıfı kahramanı ol

yirmi küsür yıl eziyet edip ürküttükten sonra
meslek edinmeni isterler
öyle korku dolu ki yüreğin, elin ayağın tutulur
olacaksan bir şey, işçi sınıfı kahramanı ol

din, seks ve tv ile uyuştururlar seni
zeki, sınıfsız ve özgür hissedersin kendini
ama görebildiğim kadarıyla siktiri boktan herifin tekisin
olacaksan bir şey, işçi sınıfı kahramanı ol

üst kattakiler derler ki hep sana
öldürürken gülümsemeyi öğrenmelisin evvela
tepedekiler gibi olmayı istiyorsan eğer
olacaksan bir şey, işçi sınıfı kahramanı ol

eğer bir kahraman olmak istiyorsan, yürü benim yolumdan
eğer bir kahraman olmak istiyorsan, yürü benim yolumdan"

edit-ağustos 2002 roll dergisi arka kapaktan alıntıdır.

18 Ekim 2011 Salı

John Updike



Modern Amerikan Edebiyatı'nın en önemli isimlerinden biridir John Updike.Ülkemizde pek bilinmemekle birlikte Amerikan edebiyatında haklı bir üne sahiptir.

1932 dogumlu yazarı 2 yıl önce kaybettik.Updike, The New Yorker dergisinde 1950li yıllardan itibaren yazdıgı kısa öykülerle öne çıktı.Toplamda 700 e yakın öykü yazdıgı biliniyor.Bunu yanında,The New Yorker dergisinde editörlük,edebiyat ve sanat eleştirmenligi yaptı;şiirler yazdı.

Yazar,hikayelerinde Orta Sınıf Beyaz Amerikalıların(WASP)taşra yaşantılarına egildi.''Tasra sıkıcılıgı''nı, sıkıcı olmayan bir dille ve ironik bir üslupla aktarması en büyük özelliklerin biri.
kadın-erkek ilişkileri,aldatmalar üstüne erotik göndermeleri olan;basit,belki sıradan kabul edilecek
temaları müthiş bir tasvirle, güzel ve akıcı bir dille anlattı.

Harry "Rabbit" Angstrom adli taşralı Protestan Beyaz bir karakteri kurguladıgı Rabit(Tavsan)serisi çok sevildi;seri bir dörtlemeye dönüştü.Yazar Rabit serisiyle Pulitzer Ödülü'nün sahibi oldu.Amerikanın en prestijli edebiyat ödülü olan Pulitzeri iki kez kazanan üç yazardan(W.Faulkner,Booth Tarkington) biri oldu.

Ulkemizde ''Rabit'' serisi bu yıl Alfa Yayınları tarafından neşredilmeye başlandı.

Yazarın, öykülerinin de kısa surede çevirilip yayınlanacagını umuyorum.Tadımlık olarak Updike ın kendi çevirdigim bir öyküsünü yayımlamak istiyorum.Yazarın,en çok bilinen ve sevilen öykülerinden olan A&P,ilk kez 1961 de The New Yorker dergisinde yayimlandi.Arkasindan,yazarin toplama oyku kitabi Pigeon Feathers(1962)da neşredildi.

Öykü,yazlik bir kasabada,bir markette kasiyer olan kahranımızın agzından  dile geliyor.

Çeviri ve editing de bana büyük yardımları olan Mamama binlerce tesekkurler:)))

John Updike'den bir öykü çevirisi

                                              A&P
                                                              by John Updike


İçeri girer mayolu bu üç kız . Ben üçüncü kasadayım, sırtım kapıya dönük olduğundan ekmeklerini alıncaya kadar onları göremiyorum. Dikkatimi ilk çeken kız, ekose yeşil iki parçalı mayosu olanıydı. Bacaklarının arka üst bölümünde, güneşin değmediği belli, iki beyaz hilal şeklinde, tatlı geniş, yumuşak görünümlü poposu olan, iyi bronzlaşmış, bodur bir kızdı. Elim, HiHo kraker kutusunda duruyor, krakeri kasadan geçirip geçirmediğimi hatırlamaya çalışıyordum.Tekrar geçirince müşteriden azarı işittim. Elli yaşlarinda, elmacık kemikleri rujlu, kaşsız bu cadı, şu kasiyer gözlemcilerindendi. Eminim hatamı yakalamak onu çok mutlu edecekti. O, kırk yıldır kasiyer gözlemciliği yapıyordu ve muhtemelen şimdiye dek hiçbir hata yakalayamamıştı.

Herşeyi yoluna ve kadının aldıklarını da poşete koyduğumda --geçerken biraz homurdanıyor, eğer doğru zamanda doğsaydı, Salem'de yakılmış olurdu--Kadın yola koyulduğunda, kızlar ekmeklerini almış geri dönüyorlardı, koridordaki kasaların ve özel kutuların ortasından geri geliyorlardı. Ayakkabı bile giymemişlerdi. İşte bu, bodur olanıydı, iki parçalısı...mayosu parlak yeşildi, sütyenindeki izler hala belirgindi ve göbeği de hala soluktu. O halde, mayosunu yeni almış olmalıydı. İşte bu da, ablak çilek yüzlü olanı, burnunun altında bir çift yapışık dudağı, uzun boylu ve siyah saçlı olanı; bukleleri pek güzel yapılmamış, gözlerinin altında bildiğimiz güneş yanıkları ve fazlaca uzun bir çenesi olanı. Hani diğer kızların " çarpıcı " ve " çekici " olduğunu düşündükleri türden ama o bunu asla başaramaz ve işte onlar da bunu çok iyi bildiklerinden bu kadar çok severler onu... ve üçüncü olanı, pek de öyle boylu değildi. Oydu kraliçe.(Kraliçe gibiydi.) O, onlara bir çeşit öncülük ediyordu, diğer ikisi omuzlarını oynatıyor, etrafı dikizliyorlardı. Kraliçe etrafa bakmıyordu, bu kraliçe bakmıyordu, uzun beyaz prima donna bacaklarıyla yavaş yavaş ilerliyordu sadece. Daha önce hiç yalınayak yürümemiş gibi topuklarının üstüne basmakta zorlanıyordu. Ağırlığını topuklarından ayak uçlarına veriyor; sanki her adımıyla zemini bilinçli hareketlerle test ediyordu.Kızların kafalarının nasıl işlediğini asla tam olarak anlayamazsınız.(Sizce bunda bir mantık var mi?yoksa bu, kavanozdaki bir arının minik vızıltısı mı?) Fakat kraliçe, yanındaki kızlarla konuştuğunda meseleyi anlıyorsunuz. Onlara, nasıl yavaş yürünmesi ve dik durulması gerektiğini gösteriyordu şimdi. Kirli pembe-belki de bej, emin değilim-üstü minik topaklarla bezenmiş bir mayosu vardı ve beni cezbeden şey de askılarının düşmüş olmasıydı. Mayonun askısı, omuzlarından kollarına doğru süzülmüştü, sanırım bu yüzden mayosu hafifçe aşağı kaymış ve parlayan kenarları ortaya çıkarmıştı. Hani gözünüzle görmeseniz bu omuzlardan daha beyaz birşeyin varolabileceğini asla bilemezsiniz. Askıların çıkmasıyla mayo ile kızın yüzü arasinda hicbir şey kalmamıştı. Omuz kemiklerinden göğsüne doğru inen bu temiz ve yalın yüzey, aydınlıkta bükülmüş oyuk bir metal tabakayı andırıyordu.Yani güzelin de ötesindeydi.

Güneşin ve tuzun ağarttığı sert ve düzgün yapılı topuz saçının altında ciddi bir yüz ifadesi takılıydi.
Çözülmüş mayoyla A&Pye gelen biri için takınabileceği en iyi ifade sanırım ancak bu olabilirdi. Boynunu omuzundan öyle yüksekte tutuyordu ki, beyaz omuzları dar duruyordu ama umurumda değildi. Boyun ne kadar uzun olursa bir o kadar görkemli dururdu.

Benim ve arkamda ikinci kasada duran Stokesie'nin onu izlediğimizi gözünün ucuyla farketmişti sanırım, ama belli etmemişti. Bu kraliçe etmemişti. Karşıki raflara göz gezdirmeye devam etti ve durdu, ve öylesine yavaş döndü ki önlüğümün altından içimin gıcıklandığını farkettim ve o yanına yardıma gelen diğer iki kıza birşeyler vızıldadı ve sonra üçü beraber kedi-köpek maması- kahvaltı-mısır gevreği-makarna-pirinç-kuru üzüm-baharat-spagetti-alkolsüz içki-kraker ve kurabiyelerin satıldığı bölüme gittiler. Bense üçüncü kasadaydım ve onların et reyonuna gidişlerini izliyordum. Bronzlaşmış şişman olanı kurabiyelere bakar gibi oldu; ama şöyle bir düşündükten sonra geri bıraktı. Koyunlar alışveriş arabalarını aşağı yöne doğru sürerken -oysa kızlar trafiğin ters yönündeydiler- (Tabii bu tek yön levhamız olduğu anlamına gelmez.) muhteşemdiler. Kraliçemizin beyaz omuzlarının onları nasıl uyandırdığını görmeliydiniz bir çeşit kasılma, zıplama ya da hıçkırık gibi, sonra tekrar gözlerini kendi alışveriş sepetlerine kilitleyip sürmeye devam ettiler. Bahse girerim ki bir A&P markette dinamit patlatsanız insanlar listelerindeki yulaf ezmesini aramaya ve "Neydi şu almam gereken A ile başlayan üçüncü şey? Armut? hayır değil...tamam buldum Ananas" diye homurdanarak alışverişlerine devam ederler.Ama şüphe yok ki bu onları kımıldatmıştı. Hatta birkaç ev hamalı kadın onların yanından geçerken gördüklerinin doğruluğundan emin olmak için etraflarına bakınmışlardı.

Takdir edersiniz ki, bir kızın mayoyla plajda kimsenin bakışlarına maruz kalmadan yürümesi başka şeydir, A&P gibi bir markette floresan ışıklarının altında , yeşil ve krem rengi kauçuk-çini zeminde yalınayak dolaşması başka.

- "Babacığım," dedi Stokesie yanıma yaklaşarak "Bayılmak üzereyim."

-"Dostum," dedim. "Sıkı tut beni." Stokesie evli ve iki bebeğiyle çelik gövdesine şimdiden hafif bir darbe almıştı ama şu ana dek tek farkı da buydu zaten. Bu Nisan, o yirmiikiydi bense ondokuz .

"Bitti mi?" diye sorar, sorumluluk sahibi bir adamın ses tonuyla. Az daha unutuyordum, Stokesie günün birinde burada müdür olmayı umuyordu, belki de marketin Büyük Alexandrov ve Petrooski Çay şirketi ya da buna benzer bir unvan alacağı 1990 yılında...

Demek istediği, beldemizin yazlıkçıların akın ettiği kumsaldan 5 mil uzakta olduğu ve bizim de bu beldenin tam ortasında olduğumuzdu. Burada kadınlar arabalarından inip yürümeye başladıklarında üzerlerine genellikle bir gömlek veya şort giyerler. Gerçi bunlar, genellikle altı çocuklu ve bacakları varisten haritaya dönmüş kadınlardır ve kimsenin ,hatta kendilerinin, umurunda değillerdir. Dediğim gibi, biz kasabanın tam ortasındayız, ön kapılardan baktığınızda iki banka ve bağımsız halk kilisesini ve gazete bayiini ve üç emlakçı bürosunu ve kanalizasyon tekrar patladığından Central Street'i harab eden yirmiyedi civarı eski free loaders'ı görebilirsiniz.Kendimizi Ümit Burnunda sanmayalım, biz Boston'un kuzeyindeyiz ve burada yirmi yıldır okyanus yüzü görmemiş insanlar var.

Kızlar et reyonuna gelmiş Mr. Mahon'a birşeyler soruyorlardı. O gösterdi, onlar gösterdiler ve diyet şeftali piramidinin arkasında gözden kayboldular. Tüm bunlardan bize kalan Mr. Mahon'un eliyle ağzını kapayıp onların arkasından bakakalması oldu. Zavallı çocuklar, bu olmamalıydı, onlar için üzülmeye başlamıştım.

Şimdi sıra hikayenin üzücü bölümüne geldi, en azından ailem böyle düşünüyor ama bence üzücü değil. Bir Perşembe öğleden sonrası mağaza boş olduğundan kasalara yaslanıp tekrar kızları beklemekten başka yapacak birşeyimiz yoktu. Koca mağaza bir tilt makinesi gibiydi ve ben onların hangi tünelden çıkacaklarını bilmiyordum. Bir süre sonra uzaktaki koridorda belirdiler, ampuller,indirimli "Karayib 6" ve "Tony Martin Söylüyor" CDleri ve bu kadar çok yapışkanın nerede kullanıldığını merak ettiğin tutkallar, altısı bir arada şekerleme paketleri ve bir çocuğun bakmasıyla bile dağılacak şeffaf kağıtta plastik oyuncakların arasından belirdiler. Geliyorlar işte, Kraliçemiz yine öndeydi ve elinde küçük gri bir kavanoz tutmaktaydı. Üçten yediye kadar olan kasalarda görevli bulunmadığından onların Stokes ile benim aramda kararsız olduklarını görebiliyordum ama Stokesie'nin kısmetine tezgahına dört dev teneke kutu ananas suyu rastlıyor. ( Bu serserilerin bunca ananas suyunuyla ne yaptıklarını sık sık kendime sormuşumdur) ve böylece kızlar bana gelir. Kraliçemiz kavanozu bırakıyor ve ben buz gibi parmaklarla tutuyorum. Kingfish Ringa Balığı Ekşi Kremalı Meze:49cents. Elleri boştur artık, ne bir yüzük ne de bilezik, yeni doğmuş bebek gibi ve ben parayı nereden çıkartacağını merak etmeye başlıyorum. O ise her zamanki ciddi yüz ifadesini değiştirmeden pembe bikinisinin üst orta çukurundan katladığı dolarları çıkartıyor. Kavanoz elimde ağırlaşmıştı. Bu, bence çok zekiceydi.

Sonra herkesin şansı tükenmeye başlıyor. Lengel lahana yüklü kamyonla pazarlığını bitirdikten sonra her zaman saklandığı arkasında MÜDÜR yazan kapıdan içeri girip tüymek üzereyken kızlar gözüne çarpıyor. Lengel iç karartıcı biridir, Pazar okulunda ders verir ama gözünden de pek birşey kaçmaz. Gelip ve "Kızlar, plaj burası değil" diyor.

Kraliçemizin yüzü kızarıyor. Bana o kadar yakın duruyordu ki belki de ilk olarak onun bir güneş yanığı olmadığını farkediyordum. "Annem bir kavanoz ringa balığı almamı istedi de..." sesinin böylesi düz ve etkisiz oluşu beni korkutmuştu sanki ama yine de "ringa" ve "istedi" sözcüklerini tonlayarak söylemişti. Bu ses beni kızın oturma odasına kadar götürmüştü adeta. Odada palto ve papyonla duran babası ve diğer adamlar ve sandaletli kadınlar büyük bir tabağın içinden üzerlerine kürdan batırılmış ringa balıklarından alıyorlar, zeytinli ve naneli,renkli sulardan içiyorlardı.

"Tamam" dedi Lengel. Ama "Plaj burası değil." Onun bu tekrarı bana komik gelmişti, sanki bu ilk kez oluyordu, o yıllardır A&Pnin büyük bir kumul ve kendisinin de bu kumulun baş kurtarıcısı olduğunu düşünmekteydi. Gülmem hoşuna gitmemişti...dediğim gibi gözünden pek birşey kaçmaz...ama yine de o sıkıcı Pazar okulu müfettişi bakışında yoğunlaşıyor.

Kraliçemizin yüzündeki kızarıklık güneş yanığı değildir artık, ve benim en çok arkasından hoşlandığım...gerçekten tatlı bir popo...ekoseli şişman yüksek bir sesle, "Biz alışveriş yapmıyorduk. Tek bir şey almaya gelmiştik." dedi

"Farketmez," diyor Lengel ve bakışlarının değişmesinden onun iki parçalısını henüz farkettiğini anlamıştım. "Buraya geldiğinizde edepli giyinmenizi istiyoruz."

Alt dudağını iterekten "Edepliyiz" diyor Kraliçemiz birden. Kalabalığın içindeki yerini hatırlamak ona acı vermiştir. Masmavi gözlerinde ringa balıkları görünüp kaybolmuştu.

"Kızlar, sizinle tartışmak istemiyorum. Bundan böyle buraya omuzlarını örtüp gelin. Poliçemiz böyle." Sırtını dönüyor. Bu poliçe sizler için. Poliçe en önemli kişilerin istediği şeydir. Diğerlerinin istediği şey ise bir çocuğun suç işlemesidir.

Bu esnada müşteriler, arabayla alışverişlerini yaparken meraklı koyunlar konuşulanlardan kelime kaçırmamak için elindeki poşeti şeftali soyarmışcasına nazikçe açmaya çalışan Stokesie'nin başına toplanmışlardı. Bu sessizlikte herkesin gerildiğini hissedebiliyordum ve en çok da bana "Sammy, bu ürünü geçirmiş miydin?" diye soran Lengel'in...

Düşünüp " Hayır," dedim ama gerçekte düşündüğüm bu değildi. 4,9, BAKLİ-TOP-yazılı tomarları inceledim--düşündüğünüzden karmaşık birşey bu ve belli bir sıklıkta bunu yaptığınızda bu size kısa bir şarkıymış gibi gelir " Hey selam, sen mutlu şey"- ve kasa açılır ve ben paraları tahmin edemeyeceğiniz bir yumuşaklıkla düzleştiriyorum, iki kepçe vanilya arasından çıkmış gibi ve bir yarımlıkla bir penny'yi onun dar pembe avucuna koyuyorum ve balık kavanozunu poşete koyup ağzını büktükten sonra eline veriyorum, hep düşünüyordum.

Kızlar ve onları suçlayacak olanlar dışarı çıkmak için telaş ederken ben de onların duyabileceği kadar çabuk davranıp " İşi bıraktım" diyorum Lengel'e ve bunu yaparken onların durup bana, bu beklenmedik kahramanlarına bakmalarını bekliyorum. Onlar yollarına devam ediyorlar, gözleri çakmak çakmak; Kapı hızla açılıyor ve onlar arabalarının bulunduğu park yerine gidiyorlar, Kraliçemiz, Ekoseli ve Uzun boylu ZoZo ve beni, Lengel ve kıvrık kaşıyla başbaşa bırakıyorlar.

"Birşey mi dedin, Sammy?

"İşi bıraktım dedim"

"Sanırım bıraktın"

"Onları utandırmak zorunda değildin"

"Asıl onlar bizi utandırdı."

Birşeyler söylemeye başladım ve ağzımdan "zırva laflar" çıktı. Bu, büyükannemin sözüdür, duysa memnun olurdu, biliyorum.

" Dediğin şeyin ne anlama geldiğini bildiğini sanmıyorum."

"Sanmadığını biliyorum" dedim. "Ama biliyorum," . Bağını çözdükten sonra omuzumu silkeleyip önlüğümü üzerimden atıyorum. Bulunduğum kasaya doğru yönelen bir çift müşteri akıntıya kapılmış domuzlar gibi birbirlerine çarpıyorlar.

Lengel içini çekip sabırlı ve sakin bir tavır alıyor. Yıllardır o ve anne-babam arkadaşlar. "Sammy, bunu anne ve babana yapmak istemezsin." diyor bana. Doğru, istemem. Ama bence bir defa bir çıkış yaptın mı her ne pahasına olursa olsun onu sürdürmelisin. Önlüğü katladım, cebin üzeri kırmızı iplikle "Sammy" işliydi ve tezgahın üzerine koydum, ve papyonu da önlüğün üzerine bıraktım. Merak ettiyseniz söyleyeyim, papyon onlarındı. " Bu yaptığına hayatın boyunca pişmanlık duyacaksın," diyor Lengel ve haklı da, biliyorum, ama onun bu hoş kızları nasıl utandırdığı aklıma geldikçe içim eziliyor, satış yok damgasını vuruyorum ve çekmece dışarı fırlıyor. Tüm bunların yazın olmasının tek avantajı kapıdan temizce çıkma şansımın olmasıydı, paltomu ve galoşlarımı aramak zorunda değildim. Annemin bir gece önce ütülediği beyaz gömleğim üzerimde aylak aylak ve gözlerim çakmak çakmak yürüyorum, ve kapı açılıyor ve dışarda güneş ışını asfaltta dolaşıyor.

Benim kızlara bakıyorum ama tabii ki yoklar. Almadıkları şeker için toz mavisi Kartal station wagonun kapısında bağıran çocuklu evliler dışında kimse yoktu. Kaldırıma yığılmış turba yosunu ve alüminyum rengi patiska mobilyaların arkasından dönüp büyük pencerelerden içeri baktım, kasamda koyunlara hizmet vermekte olan Lengel'i görebiliyordum. O an kendisine demir ilacı enjekte edilmiş gibiydi, yüzü koyu gri ve sırtı dimdikti ve benim midem ise bundan böyle hayatın benim için ne kadar zor olacağını hisseder gibiydi.


http://www.tiger-town.com/whatnot/updike/

17 Ekim 2011 Pazartesi

Memleket Isterim

Kanal 24 te bir güzel program:Memleket Isterim.Güzel insanların hayat öykülerini kendi agızlarından dinliyoruz.Ben onemsedigim iki kişiyi,numunelik olarak ekliyorum.

Dileyen Yılmaz Erdogan,Ara Güler,Mario Levi,Zülfü Lıvaneli,Sinan Çetin ve daha bir çok ismi Youtube'tan bulup izleyebilir.



                                                        SIRRI SUREYYA ONDER


                                                              ECE TEMELKURAN


Motley Crue ve Oscar Wilde

You're all I need, make you only mine
I loved you So I set you free
I had to take your life
You're all I need, you're all I need
You're all I need and I loved you so
So I put you to sleep




Motley Crue'nun en kral şarkılarından biridir You are all I need.Şarkı,sevgilisini sevdigi için öldürüp onu özgür kılan bir ''manyagı'' konu ediniyor.Motley Crue grubu yaşanmış bir olaydan esinlenmiş.Klibi uzun süre yasaklandi;TVlerde gösterilmedi.
Bir Oscar Wilde esinlenmesi de olabilir mi bu şarkı?Motley Crue bu şiiri okusa,kendi meşreplerince ancaj böyle bir şarkı yapabilirlerdi.

Aşagıda Oscar Wilde o çok meşhur şiiri var.Ezel dizisinde Tuncel Kurtiz iyi seslendirmişti hani...
Yet each man kills the thing he loves;
But then,who ever said the six oclock news for pretty?


Her İnsan Öldürür Sevdiğini / Oscar Wilde
Yet each man kills the thing he loves
By each let this be heard,
Some do it with a bitter look,
Some with a flattering word,
The coward does it with a kiss,
The brave man with a sword!

Some kill their love when they are young,
And some when they are old;
Some strangle with the hands of Lust,
Some with the hands of Gold:
The kindest use a knife, because
The dead so soon grow cold.

Some love too little, some too long,
Some sell, and others buy;
Some do the deed with many tears,
And some without a sigh:
For each man kills the thing he loves,
Yet each man does not die.

Her insan öldürür gene de
sevdiğini
Bu böyle bilinsin herkes tarafından,
Kiminin ters bakışından gelir ölüm,
Kiminin iltifatından,
Korkağın öpücüğünden,
Cesurun kılıcından!

Kimisi aşkını gençlikte
öldürür,
Yaşını başını almışken kimi;
Biri Şehvet'in elleriyle
boğazlar,
Birinin altındır elleri,
Yumuşak kalpli bıçak kullanır
Çünkü ceset soğur hemen.

Kimi pek az sever, kimi derinden,
Biri müşteridir, diğeri satıcı;
Kimi vardır, gözyaşlarıyla bitirir işi,
Kiminden ne bir ah, ne bir figan:
Çünkü her insan öldürür
sevdiğini,
Gene de ölmez insan.



Her İnsan Öldürür Sevdiğini, Oscar Wilde (Şiir - Kısmi)
Kaynak: Çev: meltem ahıska, defter, 14, eXpress, 77
Epigraf: Online Edebiyat Arşivi, http://epigraf.fisek.com.tr





Stranger in the Night

Yayam (anneannem) çok sever Frank Sinatrayı.Kulaklarını çınlatmış olayım bu güzel şarkıyla...

                                                 

                                                          
                                                         STRANGER IN THE NIGHT

Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi







Sevgi Duvarı / Can Yücel
Sen miydin o, yalnızlığım mıydı yoksa
Kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi
Dilimizde akşamdan kalma bir küfür
Salonlar piyasalar sanat–sevicileri
Derdim gülüm insan arasına çıkarmaktı seni
Yakanda bir amonyak çiçeği
Yalnızlığım benim sidikli kontesim
Ne kadar rezil olursak o kadar iyi


Kumkapı meyhanelerine dadandık
Önümüzde Altınbaş, Altın Zincir, fasulye pilakisi
Ardımızda görevliler, ekipler, Hızır Paşalar
Sabahları açıklarda bulurlardı leşimi
Öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri
Çöpçülerin elleriyle okşardım seni
Yalnızlığım benim süpürge saçlım
Ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi


Baktım gökte bir kırmızı bir uçak
Bol çelik bol yıldız bol insan
Bir gece Sevgi Duvarını aştık
Düştüğüm yer öyle açık öyle seçik ki
Başucumda bi sen varsın bi de evren
Saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi
Yalnızlığım benim çoğul türkülerim
Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi